Türkiye’nin en çok konuşulan isimlerinden biri de işadamı Kaya Çilingiroğlu’dur. Kaya Bey, medyatik bir işi olmamasına rağmen gençlik yıllarından beridir medya da yer alır. Bu durumun hiç hoşuna gitmediğini bilirim.
Kaya Bey hakkında bu güne kadar bir çok haber okumuşsunuzdur. Fakat sizlerin bilmediği bir Kaya Çilingiroğlu vardır. Şevkatli bir baba, iyi bir ağabey…
Ben de Kaya Bey ile sizler için çok keyifli bir sohbet gerçekleştirdim.
H.A: İşadamı Kaya Çilingiroğlu şu anda ne gibi işler yapıyor? Hangi sektörlere yatırım yapıyorsunuz?
K.Ç: Reklamcılık, dış cephe ile uğraşıyorum. İmalatçıyız, büyük firmaların dış cephelerini yapıyoruz. Esas işim bu, yalnız çok uzun bir süredir de gayrimenkul yatırım projeleri ile uğraşıyoruz. Çeşitli alanlarda, turizm, aşıveriş merkezleri gibi, bir nevi bunun emlakçılığını yapıyoruz. Yurtdışından Türkiye’ye ciddi bir para girişi vardı, durdu zaten şu son ekonomik krizle, ağırlıklı olarak yabancılarla iş yapıyoruz.
Kimse krizle uğraşmayıp işine devam etsin…
H.A: Türkiye’de gerçekten ekonomik kriz var mı? Siz bunu hissediyor musunuz?
K.Ç: Dünyadaki ekonomik krizden Türkiye tartışmasız etkilenecekti ama Türkiye’deki parti kapatma davasından sonra bu süreç hızlandı. Şu anda tam olarak hissedilemiyor ama ilerideki dönemlerle oldukça hissedileceğini düşünüyorum. 2001 ya da 1997 deki gibi büyük bir kriz olacağını düşünmüyorum çünkü artık Türkiye çok güçlü, yabancı yatırımcıların iki açıdan tercih ettiği bir ülke, birincisi çok rahat para getirebiliyorlar, kimse hesap sormuyor. İkincisi çok genç bir nüfusa sahibiz ve hala ucuz işçilik olduğu düşünülüyor. AKP hükümetinin 2003’den buyana yaptığı ekonomik politikalar bence düzgün, dolayısıyla dünyadaki krizden az da olsa etkilenecek ama eskisi gibi anormal krizler olacağını düşünmüyorum. Biraz da insanlar felaket haberciliği yapıyor. Herkes işler kötü, işler kötü diye gerçekten işleri kötü zannediyor. Kimse krizle uğraşmayıp işine devam etsin. O zaman Türkiye’yi daha az etkiler diye düşünüyorum.

H.A: Siz golf oynuyorsunuz. Golf sahalarında çok su kullanıldığı söyleniliyor. Sizce bunun susuzluğa yol açacak kadar büyük etkisi var mı golf sporunun?
K.Ç: Tabii ki var. Ben golf oynamayı çok seviyorum. Benim yaşam tarzım. Bence çevreciler Türkiye’de yanlış yerde dolaşıyorlar. Ağaçların kesilmesiyle uğraşmak yerine su işiyle uğraşmaları gerekiyor. Golf, dünyada çevrecilerin en büyük düşmanı olduğu spor dalı, çünkü giden sudan dolayı. Kimse ağaç kesiliyor diye golfün düşmanı değil, sadece çok su kullanıldığı için tepki gösteriyorlar. Çünkü gerçekte golf sahaları için ağaç kesilmiyor. Amiyane tabirle mezbele bir alanı toparlıyorlar ve golf sahalarıyla insanlara istihdam alanları açılıyor, turist geliyor. Fakat su açısından düşünürsek golf susuzluk için kötü bir spor. Susuzluğun ve kuraklığın dünyada bu kadar çok konuşulduğu bir dönemde üç beş kişi golf oynayacak diye bir sürü su gidiyor ama yapacak bir şey yok.
Gelen turist haftada 700 Dolar yerine günde 700 Dolar harcasa…
H.A: Peki Türkiye’de golf sporunun turizme etkisi nedir?
K.Ç: Golf için turist geliyor ama yeterince pahalı turist gelmiyor. Türkiye’deki tesislerimizi biz doğru dürüst tanıtamıyoruz. Bunları tanıtmanın doğru yolu da uluslar arası turnuva yapmak. Nasıl ki İstanbul 2001’den sonra yaptığı Avrupa Basketbol Şampiyonası, Şampiyonlar Ligi finali, F1 yapıldı ve İstanbul’un ne olduğunu öğrendi herkes, bizim de en büyük golf alanımız Antalya, Belek’te, onu tanıtmanın da en iyi yolu da uluslar arası turnuva yapmak. Türkiye’ye gelen turistin sayısı değil, gelen turistin ne kadar harcadığı önemli. Gelen turist haftada 700 Dolar yerine günde 700 Dolar harcasa Türkiye golf turizminden daha büyük gelir sağlayabilir.

H.A: Golf için yaşlı insanların sporu deniyor, bu doğru mu?
K.Ç: Buna kesinlikle katılmıyorum. Ben golfe spor olarak bakmıyorum, stratejik bir oyun olarak bakıyorum. Ben 40 yaşıma kadar günde üç saat spor yapardım, basketbol, tenis, kayak, futbol… Golfe başladıktan sonra diğer sporlara ilgim biraz azaldı. Golfün yaşlı sporu olarak düşünülmesini yanlış buluyorum. Fakat çok uzun seneler oynayabilirsiniz.
Kullanmayacağım hiçbir şeyi satın almam…
H.A: Sizin için en şık giyinen işadamlarından biri diyorlar. Alışveriş yaparken nelere dikkat ediyorsunuz?
K.Ç: Öncelikle teşekkür ederim bunun için, özellikle yakışanı alırım. Ben kendi için giyinen bir adamım. Aynaya baktığım zaman ben kendime neyi yakıştırıyorsam önemli olan budur. Ben kimse için giyinmem. Ben golf sahasına çıkarken de işime gelir ya da akşam bir davete gider gibi giyinmeye çalışıyorum. Onun dışında hiçbir şeye dikkat etmiyorum. Senelerdir böyle bir hobim var. Ama aldığım her şeyi mutlaka kullanırım. Kullanmayacağım hiçbir şeyi satın almam. Kaç ayakkabım kaç kravatım var kafamda bilirim. Sabah kalktığımda hiç uğraşmam. Ne giyeceğimi zaten kafamda tasarlamışımdır. Özellikle şık olayım diye giyinmem.
H.A: Sizin yazılanlar ve bilinenler dışında ilgilendiğiniz şeyler neler? Hobileriniz neler?
K.Ç: kitap okumayı, bilhassa biyografi ve tarih okumayı çok severim. Ben hiç spesifik olarak illa şunu ya da bunu okurum demem. Eskiden Fransızca şiir yazardım. Sonraları yazmayı bıraktım.
H.A: Bir gün hayatınızı yazmak ister misiniz?
K.Ç: Kendi hayatımı üç aşağı beş yukarı herkes bildiği için bir gün babamın hayatını yazmak isterim. Bu hayata dair yazılacak kadar önemli bir şey yaptığımı düşünmüyorum ama babamın hayatını yazmak isterim. Yazmak ayrı bir şey, aslında yazdırıp yayınlatmak.
Tıbbın çok ticarileştiğini düşünüyorum…
H.A: Dördüncü sınıfa kadar tıp okudunuz neden bıraktınız? Pişman mısınız?
K.Ç: Bugüne kadar yaptığım hiçbir şeyden pişman olmadım. Tıbbı keşke daha önce bıraksaydım ya da hiç okumasaydım.tek pişmanlığım odur. İyi ki bırakmışım. Benim yapımla alakası olmayan bir meslek. Çünkü benim doktorluk anlayışım çok gerilerde kaldı.biz otuz sene öncesinin hocalarını görüp onların nasıl yaşadığını insanlara karşı nasıl davrandığını bildiğimiz için, o dönemde doktor yakınlarından doktorlar para almazdı. Şimdi benim oğlumdan benim babamın talebeleri para almaya başladı. Hasta belim ağrıyor dese beş bin YTL’lik MR çektirmeye yolluyorlar. Tıbbın çok ticarileştiğini düşünüyorum. Kimseyi de suçlamak istemem ama ben böyle bir tıp adamı olmayı istemezdim. Eskiden bir tıp doktoru öldüğünde bir evi, bir arabası en fazlada yüz bin dolar parası kalırdı. Şimdi doktorluktan milyon dolarlar kazanıyorlar. Tıp da hedefiniz paraysa işinizi doğru yapmıyorsunuz demektir.

İnsanlar beni şöyle ya da böyle tanısın diye bir derdim olmadı…
H.A: Kolleksiyonersiniz, neler üzerine koleksiyonlarınız var?
K.Ç: oyuncak araba, saat çakmak, her şey var. Ben eskiciyim diyorum kendime. Ben bana gelen ve hoşuma giden hiçbir davetiyeyi bile atmam. Mesela Pireli takvimi koleksiyonum var.
H.A: Neden bugüne kadar gerçek kişiliğinizi ortaya çıkamadınız, her şeyi sineye çektiniz?
K.Ç: Ben kendimi biliyorum, benim yakın çevremde beni biliyor, dolayısıyla ben bir şey ispatlama durumunda değilim. İnsanlar çok uzun süre benim ne iş yaptığımı sorguladı. Kendim için yaşıyorum insanlara bir şey ispatlamak için değil. İnsanlar beni şöyle ya da böyle tanısın diye bir derdim olmadı. Tanımak isteyenlerde gelir tanır. Çıkıp ortaya ben kültürlüyüm, kitap okuyorum, işadamıyım demenin bir anlamı yok.

Bir şeyi kesinlikle yasaklardım “Bana Başkanım Demeyeceksiniz”
H.A: Koyu bir Beşiktaşlısınız. Beşiktaş’ın şimdiki yönetimini nasıl buluyorsunuz? Siz Beşiktaş’ın başkanı olsaydınız neler yapardınız?
K.Ç: Şimdiki yönetimi tabii ki başarısız buluyorum. Ben değil herkes başarısız buluyor, zaten kendileri de biliyor. Başkan çok yakın arkadaşım olduğu için bu konuda sağda solda da konuşmak istemiyorum. Ben başkan olsaydım önümüzdeki bir iki sene kimseye bir vaatte bulunmazdım. Yanıma paradan anlayan doğru düzgün bir adam tutardım çünkü futbolda ekonomi çok yüksek. Futboldan anlayan iyi bir yabancı hoca bulurdum. Ve takımın gelir gider dengesini iyi kurup parayı sokağa atmazdım. Geleceğe yönelik bir takım oluşturmak isterdim. Tabii ki bu da yavaş yavaş oluyor, bir hoca ile anlaşıp hemen gönderip 6 ay sonra bir başka hoca getirip olmuyor. Dört yılda altmış futbolcu alınıp satılmış, 6-7 tane hoca gelmiş, bunarlı yapmamak lazım. Bunlar takımı istikrarsızlığa iter. Başkan olsaydım yanıma çok güçlü bir yönetim oluştururdum. Bu işi en az benim kadar seven, canla başla çalışacak adamlar alırdım. Bu işten anlamayan sadece bana başkanım diyecek adamları almazdım. Bu bir kavga yönetimi, işler iyi gittiğinde hep başkan iyidir ama işler kötü gittiğinde başkan eleştirilir. Bir şeyi kesinlikle yasaklardım “Bana Başkanım Demeyeceksiniz” kendime Kaya Bey ya da Kaya Ağabey dedirtirdim ama Başkanım asla..
Röportaj: Helin Avşar / www.guardianturk.com
Fotoğraflar: Tunç Erden Yakar