‘ TAÅž GİBİ ‘ BİR YAZI!
‘ Kesin ölüyorum ‘ diye düÅŸünüyorum. ‘ Buraya kadarmış!.. ‘
Saat gece yarısını biraz geçiyor, kelime daÄŸarcığımdaki hiçbir kelime ile kolay kolay tanımlayamayacağım, aniden böÄŸrüme saplanıveren bir aÄŸrı ile uyanıyorum. Yok yok, bunun adı aÄŸrı olamaz. Bu bir felaket!.. Kendimi kesme tahtası üzerine yerleÅŸtirilmiÅŸ, kıtır kıtır doÄŸranan bir ekmek gibi hissediyorum. Kesen her kimse, hiç ara vermiyor ama! ‘ Biraz insaf, ne olur!..’ diye mırıldanıyorum çaresizce… ‘ Bir daha hiç ekmek kesmeyeceÄŸim, söz! ‘ Usulca, yavaÅŸ yavaÅŸ kopartacağım ÅŸöyle ucundan… Hatta kopartırken özür dileyeceÄŸim her seferinde…
17 yaşındayım. Zorlu bir sene… Üniversite sınavı, Demokles’in Kılıcı gibi dikilmiÅŸ duruyor tepemizde. Çok önemli, hayati kararlar almamız gerekiyor. Ne okuyacağımıza, meslek olarak neyi seçeceÄŸimize; kısacası ‘ hayatta nerede duracağımıza ‘ karar vermemiz bekleniyor bizden. Eh, ama bir yandan da en havai çağımız! Büyüyoruz… Hayatı, hatta kendimizi keÅŸfediyoruz yeni yeni... Bir yarışın içindeyiz, ama daha kiÅŸiliÄŸimizin ipleri göÄŸüslememiÅŸiz ki adam gibi! En yakın arkadaşımızın doÄŸum günü partisi için hevesle hazırlanırken burnumuzun ortasında kendini gösteriveren ergenlik sivilcesi için karalar baÄŸlayacak kadar hassasız… Uzaktan görüp, platonikçe beÄŸendiÄŸimiz çirkin ördek yavrusu görünümlü çocuÄŸun, aniden karşımıza dikilip ‘ merhaba! ‘ demesiyle elimiz ayağımıza dolaÅŸacak kadar da masum… İlk kez göz kalemi deÄŸiyor gözlerimize… İlk kez ruj sürüyoruz dudaklarımıza… Annelerimizi ikna etmeye çalışıyoruz saçlarımızı boyatabilmek için... Erkekler desen, onlar baÅŸka bir alem! Ne ‘çocuk ’ denebilir, ne de ‘adam ’ bu arada kalmış hallerine… Cuma okul çıkışında vedalaşıyorsun, Pazartesi okula geldiklerinde bir bakıyorsun seslerine bir ÅŸey olmuÅŸ. Borazan gibi çıkıyor! Dayanamayıp anneme soruyorum, ‘ büyüyorlar ‘ diyor… Anlam veremiyorum… Okul korosu bir hayli fire veriyor o yıl…
Test çözüp duruyoruz. A-B-C-D şıkları arasında, fırsat buldukça yemek yiyor, kiÅŸisel ihtiyaçlarımızı gideriyor, hatta nefes alıyoruz! ‘ E-Hiçbiri! ‘ deme ÅŸansımız yok! Hepimizin heyecanla beklediÄŸi o meÅŸhur ilk öpücük hayallerine, kapkaranlık gölgesi düÅŸüyor diÅŸ tellerimizin. Saçımız düzse saçları kıvırcık olanlara gıpta ediyoruz, kıvırcıksa düz olanlara… Arayışımız hiç bitmiyor. İlk özel televizyon kanalı test yayınlarına baÅŸlıyor. Klipleri dönen ÅŸarkıları ezberliyoruz, üniversite sınavına hazırlık kursumuzun teneffüslerinde çalınınca salınıyoruz edalı edalı… Birbirimizi kesiyoruz uzaktan uzaÄŸa… Sanki en kral gece kulübündeyiz!
Her ÅŸey çok zor, her ÅŸey çok tanımsız, her ÅŸey çok karmaşık. Ama bir o kadar da masum, saf ve temiz. Bir o kadar da güzel…
AÄŸrı geçmek bilmiyor. Yataktan kalkıyorum. Annemle babamı uyandırmamak için, küçük adımlarla salona yöneliyorum. İki saat kadar belki geçer ümidiyle mücadele ediyorum. DenemediÄŸim pozisyon kalmıyor. Kâh koltukların tepesine tünüyorum, kâh yastıkların üzerine yatıyorum… Ama nafile! Geçmiyor hain… Sonra bir de mide bulantısı ekleniyor üzerine garnitür olarak. Hey! Erkekseniz tek tek gelin!..
AkÅŸam, bir arkadaşımızın doÄŸum günü için Çin Lokantası’na gitmiÅŸiz. ‘ Yemek dokunmuÅŸ olmalı ‘ diye düÅŸünüyorum ve o anda, dünya üzerinde Çin’e ve Çinlilere ait ne varsa nefret ediyorum. Öfkemden ve çektiÄŸim acıdan, Çin Seddi’ni bile yıkabilirim!
Sonunda dayanamıyorum. İnsanın hangi yaÅŸta olursa olsun, başı sıkıştığı anda küçücük bir çocuk edasıyla yardım isteyeceÄŸi yegâne adresin kapısını çalıyorum: Annemle babamı uyandırıyorum. Halimi görünce hiç vakit kaybetmeden, karga tulumba arabaya koyuyorlar beni.. . İstikamet, en yakın hastanenin acil servisi… Arabada hüngür hüngür aÄŸlamaya baÅŸlıyorum. Hıçkırıklar arasında ‘ geçecek, bitecek; deÄŸil mi?.. ‘ diye soruyorum. ‘ Tabii, korkma ‘ diyor annem endiÅŸeyle ellerini yumruk yapıp sıkarken. İkisi de aÄŸladı aÄŸlayacak… AÄŸrımı o anda ta içlerinde hissettiklerinden eminim… Anne baba olmak; böyle bir ÅŸey olsa gerek!
Onlara üzülmesinler diye söylemiyorum, ama kurtulamayacağımdan çok eminim. Belki eve bile dönemem bir daha!.. Ne olduÄŸunu bilmiyorum, ama böyle bir aÄŸrıdan saÄŸ çıkmak mümkün olmasa gerek! Cenaze törenimi tasarlıyorum kıvranıp dururken… DeÄŸil üniversiteye girmek, lise mezuniyetimi bile göremeyeceÄŸim için hayıflanıyorum. O kadar da düÅŸünmüÅŸtüm giyeceÄŸim elbiseyi, tüh!.. Bir senedir saçlarımı uzatıyordum özenle!.. Zihnimde, ardımda boynu bükük bırakacağım müzik kasetlerimi, kitaplarımı, koleksiyon peçetelerimi en sevdiÄŸim arkadaÅŸlarım arasında pay ediyorum hiçbirini kayırmamaya özen göstererek…
Arabamız hastanenin önünde duruyor, babam içeri koÅŸuyor. Birkaç saniye sonra tekerlekli sandalyeyle dışarı çıkıyor. Beni o sandalyeye oturtuyorlar. AÄŸrı daha da ÅŸiddetlenmiÅŸ vaziyette… Testlerin, tetkiklerin sonu gelmiyor. Sürekli kusuyorum. ‘ Ne olur bir ÅŸey yapın! ‘ diye bağırıyorum çığlık çığlığa… Gözlüklü, kısa boylu, genç bir doktor gülerek yanıma yaklaşıyor. ‘ Aaa, böyle yapma ama Küçük Hanım ‘ diyor. ‘ Yoksa kocaman bir iÄŸne yaparım sana! ‘ O anda ayaÄŸa fırlıyorum. Kenarda duran serum ÅŸiÅŸesini kırıp, çevik bir hareketle doktoru rehin alıyorum. Bütün hemÅŸireler korku içinde… ‘ Çabuk ‘ diyorum, ‘ Bana aÄŸrı kesici verin’… Doktorun alnı boncuk boncuk ter içinde, başıyla onaylıyor söylediÄŸimi…
Bunu hayal ediyorum, ama gerçekleÅŸtirmiyorum tabii… AÄŸrıya raÄŸmen kibar kibar gülümseyerek, ‘ Yapın ne olur ‘ diyorum, ‘ Yeter ki geçsin!... ‘ Doktor anlayışla, ‘ Birazcık daha sabır, neyin olduÄŸunu anlamadan bir müdahalede bulunamayız ‘ diyor. Kaderimle baÅŸ baÅŸa, sedyedeki yastığı parçalayacak gibi sıkıyorum. Ölmek umurumda deÄŸil artık, yeter ki bu aÄŸrı geçsin!.. Annemle babama bakıyorum, onların da en az benim kadar müdahaleye ihtiyaçları var! İkisinin de beti benzi atmış. ‘ Tüm giyeceklerimi de onlara bırakayım bari ‘ diye düÅŸünüyorum iç çekerek.‘ Belki saklarlar ‘.
Bana sorarsanız günler sonra, ama kolumdaki saate göre sadece bir saatin ardından sonuç geliyor: Böbrek taşı düÅŸürüyorum!.. ‘ TaÅŸ maÅŸ olamaz, olsa olsa kayadır bu ’ diye düÅŸünürken, doktor ayrıntıları açıklıyor: ‘ Sol böbrekten yola çıkmış, ama daha yolun yarısını bile almamış… ‘ Annemle babam rahat bir nefes alıyorlar. HemÅŸirelerden biri -ki bana sorarsanız tıp dünyasının en güzel, en kutsal meleÄŸi O-, bana bir iÄŸne yapıyor. On beÅŸ dakika sonra aÄŸrım kesiliyor. Hiç halim yok, ama kalkıp dans etmek, hatta yerlerde kafamın üzerinde dönerek break-dans figürleri sergilemek istiyorum. Allah’ım, ölmeyeceÄŸim!.. Liseden de mezun olacağım, üniversiteye de gireceÄŸim! Savulun, ben geliyorum!!! YavaÅŸ yavaÅŸ gözlerim kapanıyor, her ÅŸey bulanıklaşıyor. Güzel bir rüyaya dalıyorum: Tek tek basıyorum, bade süzüyorum, taşımı inci gibi iplere diziyorum…
Birkaç gün sonra, ufak ilaç destekleriyle taşımı düÅŸürüyorum. Ama artık bu sorunla yaÅŸamam gerektiÄŸini de öÄŸreniyorum… Düzenli olarak doktora gidilecek, fazla hareketsiz kalınmayacak, çay, kahve ve koladan mümkün olduÄŸunca uzak durulacak… Ve de en önemlisi, bol su içilecek… Dünyanın en mutlu insanıyım. Her ÅŸeyi yaparım, yeter ki o aÄŸrıyı bir daha yaÅŸamayayım. Çevremdeki herkes de durumu bu ÅŸekilde atlattığım için mutlu. Sadece babam çok sessiz… Kutu köÅŸelere çekilip sigarasını yakıyor ve iç çekerek düÅŸüncelere dalıyor. Sonra bir gün açılıyor bana. Kendisini suçlu hissediyormuÅŸ meÄŸerse! Çünkü bu sorun genetik. Babaannemden babama geçen böbrek taÅŸları, oradan da bana geliyorlar yani… Babam sesi titreyerek, ÅŸaka yollu takılıyor bana ve ‘ Çekecek baÅŸka yönümü bulamadın mı?’ ‘ diyor.
Yeri gelmiÅŸken, ÅŸu ‘ soya çekim ’, baÅŸlı başına bir konu galiba… Yahu, insan dediÄŸimiz ne ilginç bir varlık!.. Yıllar geçtikçe karakteri daha bir oturuyor, kiÅŸiliÄŸi ÅŸekilleniyor. Okudukları, konuÅŸtukları, izledikleri, gördükleri derken; yaÅŸadığı her ayrıntıdan küçük ya da büyük birer iz kalıyor benliÄŸinde… Ama bir de sonradan edinmediÄŸimiz, bizimle beraber dünyaya gelen özelliklerimiz var. Yok yok, galiba onlar bizden önce dünyaya gelmiÅŸ, kiÅŸiliÄŸimize nüfuz etmek için sabırla doÄŸmamızı beklemiÅŸler!
Bazı insanlar, dış görünüÅŸ olarak, fotokopi makinesinden çıkmışçasına anne ya da babalarına benzerler. Karşıdan size doÄŸru yürüdüklerinde, siyam ikizleri geliyor zannedersiniz. Bazı insanlar da sadece birine deÄŸil, her ikisine de benzerler. Yani hem annelerine, hem de babalarına… Bu arada, bilmem hiç fark ettiniz mi?.. Uzun süre evli kalan insanların dış görünüÅŸleri ÅŸaÅŸkınlık verecek ölçüde birbirlerine benziyor bir noktadan sonra… İşte bunu hiç açıklayamıyorum, beni aşıyor!
Dış görünüÅŸ olarak, anneme ya da babama aşırı derecede benzediÄŸimi sanmıyorum. Ama ÅŸu da bir gerçek ki; bazen ayna karşısında saçlarımı tararken, ya da diÅŸlerimi fırçalarken onlardan birini görüyor gibi oluyorum. Bir saniye için!.. Benim gözlerimle, bana bakıyorlar aynadan… Ya da dostlarla yaptığım bir sohbet esnasında, öyle bir kelime söyleyiveriyorum ki; annem ya da babamdan sufle almış gibi hissediyorum kendimi… Geçenlerde dostlarımdan biri, dört yaşındaki kızından bahsederken ‘ Bazen öyle cevaplar veriyor ki hem çok kızıyorum, hem de gururlanıyorum ‘ dedi… ‘ Sanki benim küçülmüÅŸ halim, karşımda dikilip duruyor. Böyle zamanlarda annemi daha bir seviyorum, O’nu daha bir anlıyorum ‘…
Anneannem hayattayken annem bazı huylarına kızardı. Åžimdi bakıyorum, annem de bir zamanlar anneannemde eleÅŸtirdiÄŸi ÅŸeyleri yapıyor ve bu sefer, ben O’na kızıyorum. Roller deÄŸiÅŸti, ama senaryo aynı… İlerde bir kızım olursa, aynı ÅŸeyleri benim de yapacağımı adım gibi biliyorum. Bu bir kısır döngü galiba?!. Az önce bahsettiÄŸim o korkunç gecede olduÄŸu gibi: Önce siz bekliyorsunuz, anne ve babanız sizin için hastaneye girip tekerlekli sandalye getiriyorlar. Sonra bir gün, siz onlar için… Ardından gene siz koÅŸuyorsunuz içeri, ama dışarıda bekleyen sizin kızınız ya da oÄŸlunuz oluyor. Seneler sonra ise, dışarıda bekleyen tekrar siz oluyorsunuz… ÇocuÄŸunuz koÅŸup giriyor içeri…
Hayatın belirli aÅŸamaları var. Hepimiz bu aÅŸamalardan birkaç gez geçiyoruz, ama farklı kimliklerle. Bir zamanlar Romeo-Juliet piyesinde Juliet’i baÅŸarıyla canlandırmış kadın oyuncunun, seneler sonra sahneye Juliet’in annesi olarak çıkması; ardından da geçmiÅŸ günleri yâd ederek oyunu sadece seyirci koltuÄŸundan izlemesi gibi…
Bu arada, iki haftadır tarih tekerrür etti. Ya da ‘ kabus geri döndü! ‘ … Gene böbrek taşı düÅŸürüyorum. Bu seferki taÅŸ çok efendi ama… Beni üzmüyor. AÄŸrı sızı yapmadan, kibarca süzülüyor aÅŸağı doÄŸru. İtiraf edeyim, O’nu çok seviyorum. Hatta nasıl ayrılacağımı bilemiyorum, çok alıştık birbirimize. Belki de düÅŸünce yüzük yaptırırım ondan!? Genlerimizin bir oyunu olsa gerek, Amerika’da yaÅŸayan aÄŸabeyim de aynı anda, ayni dertten muzdarip… O da taÅŸ düÅŸürüyor. Telefon mesajları ile birbirimize günlük durumlarımızı rapor ediyoruz. Aramızdaki mesafe nedir ki, insanın idrar yollarının uzunluÄŸu ile kıyaslanınca!
Ha, sanmayın ki aradaki bu süre zarfında sular durgundu… Gene birkaç taÅŸ düÅŸürdüm, düÅŸüremeyeceÄŸim kadar büyük olan bir taneyi ise kırdırdım. O aÄŸrıyı tekrar yaÅŸama korkusu, hayatımı idare eden en temel güdülerden biri oldu belki de… Zaman zaman paranoyaya varan ÅŸekilde beni huzursuz etti. Hayatta çok daha büyük sorunlar var, biliyorum… Ama elimde deÄŸil! Hepimizi zaman zaman avucunun içine alan endiÅŸeler, korkular yok mu? Biz büyüÄŸüz, onlar küçücük… Ama olsun, sinek de küçüktür ama mide bulandırır!
Nereden nereye geldim! Çenem düÅŸtü gene. Bu kadar yeter galiba!?.
Ama bitirmeden, günümüzün modasına uyarak bir mesaj vereyim bari. Neden herkesten geri kalayım ki, neyim eksik!?
En baÅŸta, saÄŸlığınızın kıymetini bilin… Sonra, Anne ve Babanızı sevin… Ama daha da önemlisi; severken, anlamaya çalışın. Onları eleÅŸtirirken, bir an durup düÅŸünün. İlerde bir gün, aynı eleÅŸtirileri siz de duyabilirsiniz. Hatta, muhtemelen duyacaksınız da!
Ha, bir de… Bol su için! J
Sevgilerimle…
Kumru Tibet Aydın / Guardianturk.com
tibetkumru@yahoo.com
