Altıncı BÖLÜM
SAKLIYORUM O NEFESİ. GİZLİ BİR SİTEM GİBİ…
Tutarsız insanlara hep daha çok ilgi duymuÅŸumdur. Bir yaptığı bir baÅŸka yaptığına uymayan, Söyledikleri kimi zaman birbiriyle çeliÅŸen. Kendisinden hiç beklemedik bir davranışla ortaya çıkan. Åžaşırtıcı, tuhaf, uyumsuz insanları anlamaya, çözmeye çalışmak büyülü bir haz vermiÅŸtir bana.
Hayat bu kadar iniÅŸli çıkışlı, bu denli tutarsız ve savrukken insandan niye ve hakla bekleriz ki tutarlı davranmasını.
Daha birkaç gün otobüsümüzü durdurup kimlik kontrolü yapan o gerçekten ürkütücü özel tim görevlilerini görünce yüzü bembeyaz olan ve korkusundan ne yapacağını bilemeyen Bayan S, ÅŸimdi kalkıp içinde her biri birer ölüm makinesi olan özel harekatçıları taşıyan reno marka arabanın fotoÄŸrafını çekiyordu en ufak bir endiÅŸe duymadan. Üstelik bu adamların bizi öldürmek için uygun zaman ve yeri seçtikleri çok açıkken.
BaÄŸlanmak böyle böyle baÅŸlar iÅŸte. Çekici bulduÄŸunuz insan sizi durmadan ÅŸaşırtır. Tamam, anladım onu, çözdüm derken aslında çözdüÄŸünüzü sandığınız insan o deÄŸil, bir baÅŸkasıdır. Kanınızı akıtırsınız durmadan, görmeye çalıştığınız karanlık ve dipsiz boÅŸluÄŸuna.Kanınız ne kadar çok akarsa o kadar çok baÄŸlanırsınız.
Tanıdığımız, bildiÄŸimiz çözdüÄŸümüz insanlara çoÄŸunlukla aşık olamayız. DuyduÄŸumuz en fazla sevgi, saygı, ÅŸefkattir. Bu duygular için kan dökmezsiniz. Temiz, içinde hiçbir kurnazlık barındırmayan fedakarlık ve çaba yeterlidir. Yolunuz açıktır.İniÅŸsiz çıkışsız.Tutarlı.Biraz tekdüze ve sıkıcı ama korkmadan yürürsünüz.Limanlar huzur verir.Ama limanların ve huzurun öyküsü yoktur.Zaman orada durur.ÜÅŸürse içiniz, bu donmuÅŸ zamanda o çok güvendiÄŸinize sarılır, ısınırsınız.İyi gelir.Çok iyi.Ama hepsi bu kadardır.
Tutarsızlıklar baÄŸlar aşığı ama iliÅŸki baÅŸladıktan sonra tutarlı davranmasını bekler karşındakinden aşık olan kiÅŸi. Nasıl da unutur aÅŸkını tutarsızlıklara borçlu olduÄŸunu. Öylesine yorulmuÅŸtur ki dalgaları aÅŸmaktan, yüzeye çıkıp derin bir nefes almak ister. Oysa aÅŸkta yüzeye çıkmak pek mümkün deÄŸildir. Çıkar çıkmasına. Derin bir nefes alır ama çok geçmeden ölür. AÅŸk bitmiÅŸtir çünkü. Dalgalar dinmiÅŸ, hastalık bitmiÅŸtir!
Ölümle kuÅŸatılmış bu coÄŸrafyada her ÅŸey tersineydi. Tıpkı tutarsızlıklara baÄŸlanan aşıklar gibi. Ana cadde ve diÄŸer tali yollar güvenli deÄŸildi. Evlerine misafir olduÄŸumuz insanlar en güvenli yolun arka bahçeleri olduÄŸunu söylediler.
Bizde öyle yaptık. Bahçenin bittiÄŸi yerden güneÅŸten kavrulmuÅŸ tarlalar baÅŸlıyordu. Kargalar yaklaÅŸan geceye doÄŸru son anarÅŸist çığlıklarını atıyorlardı. Geceye dost mu dost mu düÅŸman mı oldukları belli deÄŸildi. Tıpkı buralarda soluk alıp veren insanlar gibi.
Bayan S’nin boÅŸta kalan küçük sol elini tutmadan önce belli belirsiz bir kaygı duydum. Geri çeker miydi acaba? Tutarsız insanlar böyledir iÅŸte. Hep bir acaba bırakırlar insanda. Daha iki gün önce öpüÅŸtüÄŸünüz halde elinizin boÅŸluÄŸa düÅŸmesinden korkarsınız. Tıpkı benim o anda hissettiÄŸim gibi.
Oysa öpüÅŸmek, seviÅŸmekten daha gizli birçok özel bir bütünleÅŸmedir. Birbirinin içine girmekten daha anlamlı, daha kutsal ve daha vazgeçilmezdir. Nefesin nefese deÄŸmesi..
Erdemli orospular bu yüzden öpüÅŸmezler müÅŸterileriyle. Aşıklarına ve eÄŸer çok seviyorlarsa eÅŸlerine saklarlar dudaklarını. AÅŸk öpüÅŸmeyle baÅŸlar çünkü. Birinin diÄŸerinden dudağını kaçırdığı ilk gün aÅŸkın solmaya baÅŸladığı ilk gündür. Sonrası, aÅŸk kimde kalmışsa onun için hazin bir tükeniÅŸtir. Kiminde hızlı, kiminde ağır ağır ve çok sancılı.
Ama Bayan S, hiç tereddüt etmeden elimi tuttu. Sanki bunu yapmamı bekliyormuÅŸçasına. Elinden kalbime doÄŸru tertemiz ve güvenli bir yol açıldı. Ömrüm uzadı sanki. Bir yerlerde bir kapı açıldı. Güler yüzlü dilekler uçuÅŸtu kapıdan içeri. Çocukluk rüyaları gibi.Kimi severseniz onun hiç ölmeyeceÄŸini vaat eden iyi kalpli dualar gibi.
Tarlaları geçip güvensiz olduÄŸu söylenen ana caddeye çıktık. Caddenin baÅŸladığı yerde küçük bir meydan vardı. Meydanın ortasındaki Atatürk anıtı etrafını kuÅŸatan tanklar ve panzerler yüzünden zar zor fark ediliyordu. Tankların ve panzerlerin çevresinde ellerinde G3’lerle nöbet bekleyen askerler gergin ve mutsuz görünüyorlardı. Yabancı bir ülkenin askerleri gibiydiler sanki. Böyle olmasını onlar da istemezdi hiç ÅŸüphesiz ama böyle olmuÅŸtu iÅŸte. Güveni ve huzuru saÄŸlamakla görevlendirildiklerine inandırılıp buraya gönderilmiÅŸlerdi, ama buradaki insanlar onlara güvenmiyor, güvenmedikleri için de korkuyorlardı.
Evet, Cizre’deyiz.Çocuk parkı daha geçen yıl açıldı buraya.
Kaldığımız ev pek tekin bir yer deÄŸildi. Buralarda kimi evlerin üzerine izleyen ve denetleyen gözlerle kırmızı çarpı iÅŸaretleri çizilmiÅŸti. Bu ev de onlardan biriydi. GörünüÅŸte sıradan bir aile ortamı vardı burada. Çocuklar evin içinde koÅŸuÅŸturup duruyor, kadınlar durmadan yemek piÅŸiriyor, çamaşır yıkıyorlardı.
Adamlar, biraz farklıydı. Çocuklarını sevmekten, eÅŸlerine talimatlar yaÄŸdırdıktan arta kalan zamanlardan sonra evin gizli bir köÅŸesine çekilip ve esmer bıyıklarını ovuÅŸturmaya dahası terli tespihlerini hiç olmadığı kadar hızlı hızlı çekmeye baÅŸladıkları anda ev ev olmaktan, çocuklar çocuk, kadınlar kadın olmaktan çıkıyordu sanki. Erkeklerin tehlikeli sırlarını paylaÅŸtıkları her oda, avlu, salon, her koridor bir anda evin aslında bir ev deÄŸil gizli bir tünel, kapılarının her an silahlı adamlar tarafından basılabilecek korunaksız bir sığınak olduÄŸunu hissini veriyordu…
Bize bunu ne kadar belli etmemeye çalışsalar da pek de baÅŸarılı olamıyorlardı. Belli ki evlerinde birkaç gün kalacağımız bu insanların ömürleri hiç de uzun deÄŸildi. Onlarda bunu biliyorlardı elbette. Sadece zamanı uzatıyorlardı. Ölüm çok yakındaydı, ama bu alışık oldukları hayatın akışını çok da etkilemiyordu. Yemekler hazırlanıyor, çocuklar televizyonda çizgi film seyrediyor, filmlerden sıkılıp kendi aralarında kavga etmeye baÅŸladıklarında tatlı sert azarlanıyor, evin içindeki avludaki akÅŸam sefaları, sardunyalar sulanıyor,terastaki lambalar yakılıyor, mangal hazırlanıyor, yayık ayranları soÄŸutulmak üzere buzluklara yerleÅŸtiriliyor, biz misafirlere temiz havlular dolaplardan çıkarılıyor, hala yanıp kavrulan teras serin sularla serinletiliyordu…
Gökyüzü hiçbir yerde görmediÄŸim kadar berraktı. Yıldızlar o kadar yakındı ki birkaç kez kolumu kaldırıp dokunmak istediÄŸimi hatırlıyorum. Gece sanki bütün kötülükleri örtmüÅŸ gibiydi. Gecenin örtmeyip üzerini açtığı doÄŸa bütün cömertliÄŸi ve mütevazı ihtiÅŸamıyla önümüzde akıp gidiyordu. AÄŸustos böceklerinin telaÅŸlı bir sevecenlikle akan sesleri gizli bir yerden bizlere seslenen iyimserliÄŸi anlatıyordu sanki.Geçecek bunlar, geçecek.Evrenin tarihi öyle uzun ki…İnsanlığı tarihi gibi…Bir ÅŸey yok, bir ÅŸey.Bakın yıldızlar orada, dokunun onlara.İyi olacak her ÅŸey…İyi.
İşte tam sesleniÅŸin ortasında, parmaklarımızın ucundaki taze pideleri yaÄŸlı, salçalı yemeklerimizi daldırdığımız anda makineli tüfeklerin tarrakalarıyla sarsılıyoruz. Önce tek tek, sonra çoÄŸalarak artan sesler. Sınırdan geliyordu sesler. Silopi’den. Bayan S’ye bakıyorum o an. Lokması aÄŸzında düÄŸümlenmiÅŸ, gözleri karanlığın yüreÄŸinde sabitlenmiÅŸ.
Onun neler düÅŸündüÄŸünü bilmiyorum ama hayatımızın kısalığına üzülüyorum derinden üzülüyorum hem de. Ne istiyorsak onun yarım kalışına. Yarım, hep yarım. Hep eksik.
Derin bir kesikten akan kan gibi hayatımız belirsiz bir boÅŸluÄŸa akıyordu. Yaralanmış bir umut gibi önümüze düÅŸüyordu sevinçlerimiz
Makineli tüfek seslerinin ardından kaleÅŸnikoflar sahneye çıkıyor. Yöredeki insanların deyiÅŸiyle keleÅŸlerin. KeleÅŸlerin sesi daha ağır ve uÄŸultulu Yankısı uzun sürüyor önümüzde alabildiÄŸince uzayıp giden bozkırda.
Çocuklar yatırılıyor hemen. Kadınlar odadan odaya savruluyor. Esmer bıyıklı adamlar sakin gözükmeye çalışıyorlar: Etleriniz soÄŸuyor. Salatadan biraz daha alın. Sevmediniz mi yemekleri? Küseriz valla…
Bayan S’ de benim gibi iÅŸtahsız. YaÅŸadığımız ve gördüÄŸümüz onca vahÅŸetten sonra canımız bir ÅŸey istemiyor. Sahi, o neden yemiyor. Benim gibi mi hissediyor yoksa? O benim gibiyse, ben oysam her ÅŸeye raÄŸmen aramızda bir öykü baÅŸlıyor demektir. ÜÅŸüyen ruhumu onun ruhunda ısıtacağım demektir bu. Benim için zaman iÅŸte o zaman baÅŸlayacak. Åžimdi kesintili. BoÄŸuk. Tedirgin. Huzursuz, ama umutlu
KeleÅŸlerin ardından uÄŸultu derinleÅŸiyor.Bu defa kulağımıza gelen top sesleri.Yer sarsılıyor.Kısa bir sessizliÄŸin ardından el bombalarının gümbürtüsü kulaklarımızı daÄŸlıyor.Sanki birkaç adım önümüzde sürüp gidiyor savaÅŸ.Sesleri o kadar net duyuyoruz ki.Nabızlarımızın attığı yerden.Birkaç çığlığa, öfkeli ve emreden adamların sesleri karışıyor. Sonra sesler yavaÅŸlıyor. Ardından gelen sessizlik masamızın altına derin bir boÅŸluk açıyor. Sanki bütün bombalar ve mermiler oraya düÅŸmüÅŸ gibi.
Esmer bıyıklı adamlar sarsıldığımızın farkında. Ne düÅŸündüÄŸümüzü anlamaya çalışıyorlar. Gizliden gizliye ve ÅŸakaya vurarak. Bu insanlar dostumuz deÄŸil, düÅŸmanımız hiç deÄŸil. Yakınız sadece onlara. Anlamak istiyoruz yaÅŸadıklarını. Onlar da her zaman aralığında ezbere de olsa dertlerini söyleyip baÅŸka konuya geçiyorlar hemen. Birkaç cümle kalıyor onca sözden geriye: GittiÄŸiniz yerde anlatın bunları. Bilsinler ne halde olduÄŸumuzu. Bu cümleler yankılanıyor kulağımda bir tek. En azından bende böyle. Bayan S’yi bilemem. Ama o böylesi bir gecede öyle güzel ve öyle bilinmez ki. Bir an esmer bıyıklı adamlara benzetiyorum onu. Ne dost ne de düÅŸman. Yakınız sadece. Esmer bıyıklı adamlardan bile daha yakın deÄŸiliz birbirimize. Onlar çoktan koymuÅŸ sınırlarını.Ama Bayan S öyle deÄŸil.Onun nefesi içimde.Saklıyorum o nefesi.Gizli bir sitem gibi.Bir ÅŸey var onunla aramda, hiç aşılamayacak bir ÅŸey.Ne o bilmiyorum ama anlamayı çok istiyorum.
Benim nefesim nerede peki? Saklıyor mu? Hatırlıyor mu? Biliyor mu?
AÅŸk en bilinen fizik kuramı gibiydi sanki: Yüksek enerji alçak enerji kovalar. Kovar ya da. Benden ona akan enerji öyle güçlüydü ki. En azından ben böyle hissediyordum. Kovalıyordum onu.Ya da o kovulmuÅŸ gibi mi hissediyordu kendisini?
Sonra çaylar geldi. Sonra yine makineli tüfek sesleri. Ardından yataklar hazırlandı.
Kadınlar bize baktı, biz onlara baktık: Ayrı mı yatacaktık, birlikte mi? Ben sustum, Bayan S konuştu: Ayrı yatacaktık.
Yazın teraslarda uyuyorlardı buranın insanları. Gökyüzüyle kucak kucaÄŸa. Ölümle olduÄŸu gibi. Ayrılıkla. Yıkımla.
İşte bir terslik dahaydı.Teraslarda yattıkları yataklara taht diyorlardı bu insanlar.Günlük hayatlarında, yürürken, konuÅŸurken, varlıklarını anlatırken deÄŸil, asla deÄŸil, ama uykuya çekildiklerinde, tahtlarına çıkıyorlar.Acıtıcı bir ironi vardı bu durumda.Ana yolların güvenli olmadığı gibi.AÅŸkın tutarsız bir kalbe akması, birbirini seven iki yürekten birinin hep daha soÄŸuk olması, sıcağın soÄŸuÄŸu istemesi gibi.
Kadınların yatakları, yani tahtları üç yerden kapalı. Etrafı hasırdan örülü bu yatakların bir tek giriÅŸi açık. Erkeklerin tahtları ise tamamen açık.
Esmer bıyıklı adamlar ve suskun eÅŸleri kendi köÅŸelerine çekildiler. Biz bir baÅŸka uçtayız. Bayan S’nin tahtı yanı başımda. Bilerek mi böyle yaptılar diye aklımdan geçmiyor deÄŸil. Hani el ayak çekildikten sonra, hani geceye saklanarak.
Onun tahtına. Kalbine. Tenine.Teninin içinde sakladığı ruhuna.Ama en çok nefesine…
O kadar yakındım ki ona. Soluk alıp verişini duyuyordum.
Çok istiyorsun deÄŸil mi benimle seviÅŸmeyi?
Bu cümle ona mı yoksa yüzyıllar önce okuduÄŸum bir romanda mı geçiyordu. Ürperiyorum, ama bir ÅŸey diyemiyorum..
Biliyorum, biliyorum, çok istiyorsun.
Alay mı ediyordu, yardım mı istiyordu belli deÄŸildi. Sanki bir masalın ortasında yolunu kaybetmiÅŸ de benden gideceÄŸi yolu sorar gibiydi. Ya da yolumu ben kaybetmiÅŸim de o bana acıdığından…
Hadi getir parmağını.
Yine anlamıyorum. Sonra fark ediyorum hasırın içinden çıkan parmağını.
Kalbim hızlı hızlı çarpmaya baÅŸlıyor.
Nasıl?
Getirsene parmağını. Böyle seviÅŸelim. Belki daha güzel olur.
Parmaklarımız birleÅŸiyor. Bastırıyor. Bastırıyorum. Uçları morarırcasına.
SertleÅŸtiÄŸimi hissediyorum.
Daha hızlı, daha sert bastır, diyor
Uçları morarıyor parmaklarımızın. SoluÄŸum kesilir gibi oluyor. Onun nefesi de hızlanıyor. Kendisine dokunduÄŸunu anlıyorum. Zamanın dışına çıktığımı fark ediyorum.saniyeler yüzyıllara bedelmiÅŸ gibi
Hadi, birlikte boşalalım, diyor.
Bütün tedirginliÄŸimi atıp, biraz da adice: hadi diyorum, ben geliyorum.
Bastırması hafifliyor. GevÅŸiyor parmağı. Ben üzerine gidiyorum. Çekip çekmek de kararsız.
Karnımın üzerine boÅŸalıyorum.
Bir an ikimizde susuyoruz. Sessizlik uzasın istiyorum. Fanilamla üstümü temizliyorum.
Bir alev parlayıp sönüyor hasırın içinde. Bayan S sigara içiyor. Öyle uzak ki ÅŸu an bana. Sanki bir trenin penceresinden bir evin salonuna bakıyorum. Salonda genç ve güzel bir kadın sigarasını yakıyor. Bir baÅŸkasının kadını o.Kocası ya da aşığını bekliyor. Trenin penceresinden bir an görüyorum onu sonra kayboluyor o ev, o salon, o kadın. Öyle istiyorum ki orada, onun yanında olmayı.
Nasıl da ters, nasıl da olmayacak bir umut bu.
Erkeklerin korkunç ve bir o kadar da çocuksu hayalperestliÄŸi. Komik ve bir o kadar da trajik.
Aramızdaki kaçınılmaz sessizliÄŸi yırtan bir ÅŸey duyuyorum birden. Evet, bir ÅŸey ve birden.
Ben yarın ayrılıyorum senden, buradan.
İşte o an bir baÅŸkası oluyorum. SevdiÄŸinizin ölüm haberini aldığımız anda olduÄŸu gibi. Yıkılmamak için. Hani, gerçek mi deÄŸil mi? Önce bileyim, sonra, sonrasını düÅŸünürüz, der gibi. Bilip de hiç bilmemek gibi. O öÄŸrenilmiÅŸ çaresizlik gibi. İçimizde bize çaresizliÄŸi öÄŸreten biri var, bundan eminim. Ömür boyu içimizde, bunun için çalışıyor. Ve o an ortaya çıkıyor. Rolünü öyle güzel oynuyor ki.Onu tanımak isterdim.Ama onu tanımıyorum.Ama o beni beden daha iyi tanıyor, eminim.
Anlamadım, nereye gidiyorsun, ne oldu, neden? Bir sürü saçmalık iÅŸte ama asıl ilginç olanı, bu sesler benden mi çıkıyor?
Ben birine aşığım. Onun yanına gidiyorum. Anla beni.
Aşık mısın? Onun yanına mı? Anlamak seni. Hem de burada. Biz ölmeye geldik buraya..Ya da ben. Senin için. Nereye? Hangi aÅŸk ölümden güçlüdür. Nefesin içimde. Saklıyorum onu. Hep. Dur bir dakika.
Tabii, bunları kendi içimde söylüyorum. Duymuyor ama ben kendimi hiç olmadığı kadar küçültücü ve acıtıcı duyuyorum.
O devam ediyor oysa:
Bizi takip ediyormuÅŸ. GittiÄŸimiz her yerde. Otellerde. Odalarda, kaldığımız yerlerde. Adamları var. Beni deliler gibi kıskanıyor, aslında ben de onu çok kıskanıyorum.
ÅžaÅŸkınlığım ve sürükleniÅŸim devam ediyor. Durduramıyorum kendimi:
Kim bu adam? Niye baÅŸtan söylemedin? Niye çıktık bu yola. Ölümün kucağına. Durmaksızın saçmalıyor ve istemeden de olsa dibe batıyordum
Van’da bir aÅŸiret reisi. Niye mi söylemedim? Onu kıskandırmak istedim. Beni üzüyordu. Seni kullandım aslında. Ben buralara çok geldim. Benim için bir cazibesi yok artık. Sadece o bilsin istedim seninle buralara geldiÄŸimi. Takip ettirdiÄŸini anladığımda zafer benim oldu. Beni kaybetmek istemiyor. Anladım ki o da beni.
O konuÅŸurken tuhaf bir ÅŸey söyledim ona ama söylediÄŸime ben bile inanmadım. Neydi ki? Hatırladıkça utanıyorum aslında, hatırlıyorum da, ama söylemeye dilim varmıyor.
Kimi seversen sev ama yola birlikte çıktık, birlikte dönmeliyiz.
Buna benzer bir ÅŸeydi iÅŸte. Çok saçmaydı biliyorum, aÄŸzımdan çıkmıştı bir kere.
Sonra o konuÅŸmaya devam etti. Bence hep o konuÅŸsundu, çünkü ben konuÅŸtukça saçmalıyordum.
Bak, dedi, benim gibi kadınlar senin gibi adamlara aşık olmazlar. Olamazlar. Ben hep güçlü adamlara aşık oldum. Sert katı. Sen öyle deÄŸilsin. Güçsüzsün, duygusalsın. Hiç çekmedin beni. Çekmezsin de. Ne yapsan beni etkilemez. Oysa o öylesine güçlü ki. Tapıyorum ona. İnan böyle. Kocaman bir malikanesi var. Biz seviÅŸirken bizi silahlı adamları koruyor. Her yerlerdeler. Bu bana öyle büyük bir tatmin veriyor ki anlatamam. EÅŸleri bile bana saygı duyuyor. Kabulleniyorlar. Biz seviÅŸirken onların damlardaki ayak seslerin duyuyorum. Ne yaÅŸadığımızı merak ediyorlar. Çıldırıyor, kendilerinden geçiyorlar. Ne olur bana kızıp darılma. Hayat böyle bir ÅŸey iÅŸte.
Sonra ben hep sustum. Derinlerime kadar. KaçabildiÄŸim, inebildiÄŸim ne kadar yer varsa oralara kadar sustum. O biraz daha konuÅŸtu. Sonra o da sustu.
Sabah uyandığımda yine kendimi tanıyamadım. İlk iÅŸim can havliyle üç tarafı hasırla kaplı yatağına bakmak oldu. Yapmamam gerekiyordu yaptım. Ne kadar çaresizdim ne kadar zavallı. Bunları ölçecek kadar aklım kalmış mıydı, bilmiyorum.
GitmiÅŸti. Yatağı bomboÅŸtu. Emin olmak için bir daha baktım. Gerçekten gitmiÅŸti. Gerçekten ne demekse…
Bakkala gittim ve sabahın o saatinde bira içmeye aldım ve içmeye baÅŸladım. Evin etrafında onlarca beyaz reno vardı.Yüzlerce ölüm makinesi.
Onca zamandan sonra korktuğumu hissediyordum. Yaşamayanlar korkar. Hayatı boşuna yaşayanlar ya da.
Onca zamandan sonra yaÅŸamadığımı hissettim. O yoktu ve ben artık yaÅŸamıyordum. Gerçekten korkuyordum. Gerçekten korkmak neyse öyle korkuyordum.
(Hikayenin Sonu...)
Cezmi Ersöz / Guardianturk.com