BeÅŸinci BÖLÜM
SAHİ, BURASI NERESİ?
Evet, muhtaçtım ona. İlgisine, hayranlığına, tenine, teninin içinde sakladığı ruhuna . Sanki, sadece kalbimi neredeyse hiç tanımadığım ruhunda ısıtabilirmiÅŸim gibi geliyordu bana.
Sadece güzelliÄŸi olamazdı bende bu yakıcı isteÄŸi uyandıran. Bakışları, evet, yeryüzünün bütün acısını içinde barındıran bakışıydı beni kendi içimde böylesine savuran. ÇocuklaÅŸtıran. Kimsesiz kılan. Sanki, bütün dünya arkamdaymış ve bir o eksikmiÅŸ de, o eksiklikten içeri ne kadar kanamaya hazır yaram varsa ona doÄŸru çaresizce kanıyordu. Kimselerin kapatamadığı bu eksikliÄŸi o gelip kapatırsa tamamlanacaktım, olacaktım. Olmak, ne büyülü eylemdi. Ölümün bile ötesindeydi. Olmak...
Yıllardır peÅŸinden koÅŸup ama çoÄŸu kez yorulup umudumu kesip, onun tersine koÅŸtuÄŸum: Olmak…
Kim bilir kaç insanda onu bulurum diye varımı yoÄŸumu ortaya koyup, sonra, sonra benden geriye ne kalmışsa yaÅŸanan enkazın ardından, ayrılığın kirli kanıyla bilmediÄŸim yönlere atımı sürmüÅŸümdür aslında…
Otobüsümüz Diyarbakır üzerinden Cizre’ye doÄŸru giderken gözlerimi pencereden görülen yoksulluk ve terkedilmiÅŸlikten kendime çevirdiÄŸimde hep aynı soruyla karşılaşıyordum: Sen kendi hikayeni gerçekten biliyor musun?
Bir çoÄŸunu biliyordum, ama bir yer var ki oraya geldiÄŸimde duruyor, bekliyor, gördüklerim gözlerimi kamaÅŸtırıyor, duruyordum. DurduÄŸum için, kendi içimde hikayem bir türlü tamamlanmıyordu. Ve bu yüzden içime dokunan kim varsa o eksik hikaye, bir önceki insandan daha da eksilmiÅŸ olarak yine karşıma çıkıyordu. Bu yüzden bir önceki savruluÅŸta hikayemi tamamlamak için ne konuÅŸmuÅŸ ne sormuÅŸsam bir sonrakine de aynı ÅŸeyleri söylüyor, benzer ÅŸeyleri soruyordum. Kendimi sürekli olarak öylesine acımasızca gözlüyordum ki konuÅŸtuÄŸum anda batıyor, sorduÄŸum anda içimi derin bir bayağılık duygusu kaplıyordu.
Sürekli ben konuÅŸuyor, ben anlatıyordum. Bayan S, çoÄŸunlukla susuyordu. SustuÄŸu için kendimi ondan daha deÄŸersiz ve sıradan hissediyordum.
Oysa gördüÄŸümüz, dokunduÄŸumuz, kokladığımız her yerde derin bir trajedi yaÅŸanıyordu. İnsanlar her an kendilerini var eden ne varsa kaybetmeye hazırlamışlardı kendini. Ne yaÅŸanıyorsa sınırda yaÅŸanıyordu. Artık her insan, her ev, her sarılış, her merhaba bir sınırdı. İçimde bir yer bunu öylesine derinden yaÅŸarken, bir baÅŸka yanım, o eksik, o bayağı dediÄŸim yer, kendisini Bayan S’ ye peÅŸkeÅŸ çekiyordu.Bu yüzden kendimi hem çok derin, hem de çok sığ hissediyordum.
Belki de hayatımın basit özeti buydu. İki akıntı arasında alabora olup duruyordum. Ne dibe vuruyordum, ne yüzeye çıkabiliyordum. Bir yanım vazgeçemediÄŸim günlük hayatın peÅŸinde, diÄŸer yanım o güzel karanlıklardaydı. Yani özlediÄŸim kendimde. Ne hazindi oysa, her ÅŸeyi düÅŸünüp, hissederken inatla günlük hayatının peÅŸinde olması insanın. Bilip de bilmezlikten gelmek, bilip de duruma uymak. Hissettiklerini saklamak. Kendine bile deÄŸil, kendinden bile uzaklara. BölündüÄŸünü bilip de buna bile bile göz yummak ne hazindi…
Oysa kendimin ve hayatın karanlığına vurgundum ben. Ne aradıysam ve ne bulduysam hep umutsuz kaldığım anlarda bulmuÅŸumdur çünkü.
Bu hep böyle olacaktı. Bu umutsuz ama bir o kadar de sahici coÄŸrafyada kendi kayboluÅŸumu Bayan S’nin varlığıyla birleÅŸtirmiÅŸtim.
Sanki o benim kaderimmiÅŸ gibi.
Savaşın tam ortasındaydık ve geriye dönüp dönemeyeceÄŸimiz hiç belli deÄŸildi. İşte bu duygu bana çok anlamlı geliyordu. Kitaplardan etkilendiÄŸimi düÅŸünebilirsiniz, ama bu tam öyle deÄŸildi. Biraz olsun kendisiyle hesaplaÅŸmayı isteyen her insan, hayatını ve duygularını imkan buldukça sınamalı bence. Kalbini avucuna alıp ölümün ve yaÅŸamın ucuna yolculuk yapmalı.
Ama ÅŸu var ki hangi uca yolculuk yapıyor oluyor olsun, hikayesini tam olarak bilmiyorsa insan, kendi sonuna giderken bile eksik gidebilir. EÄŸer o soruları kendine inanarak ve yüreklice hiç sormamışsa: Sahi ben kimim? Neden yaşıyorum? Yaşıyor olmamım bir anlamı var mı? En çok neden korkuyorum? Sahi ben ne istiyorum ve bunu neden istiyorum?
Hayatı tanımlamak imkansız.YaÅŸananları bire bir anlatmaktan daha da zor. Belki de deliler buna soyunduÄŸu için aklın öbür yakasına geçtiler, geçiyorlar. Ve oradan söylediklerini biz anlamıyoruz, anlamak da istemiyoruz. Biz anlamak istemeyince onlar kendi yalnızlıklarını daha derin oyuyorlar.
Oysa bu hayatı, yaÅŸananları bir delinin gözüyle anlatmak istemiÅŸimdir hep. Akıllı, edepli sözcüklerle içimdeki çukuru hep kendi elimle derinleÅŸtirmiÅŸimdir ben.
Belki de uzunca bir süre susmalı artık. Susmalı ve bildiÄŸimiz ne kadar sözcük varsa hepsini unutmalıyız. Bu unutuÅŸun ardından geriye ne kalacaksa ya da kalmayacaksa, bir baÅŸka uyanışta aÄŸzımızdan neler çıkacaksa ve o çıkanlar ne kadar vicdanımıza ait olacaklarsa…
İşte yine bu hayata dair sayıklamalar.. Kaç kez istenmiÅŸ , kaç kez söylenmiÅŸ ve o bildik sığı kuyularda kaç kez boÅŸuna yankılanmış sayıklamalar…
Ama bir ÅŸey olacaksa yine de susmak gerekir. Ama haykırır gibi, hesap sormak gibi, dövüÅŸür gibi susmak…
Tıpkı Bayan S’yle gezdiÄŸimiz Cizre’nin yoksul mahallelerindeki Kürt kadınları gibi.
Öyle acılardan ve yıkımlardan geçmiÅŸlerdi ki, belli ki sözün sınırını çoktan geçmiÅŸlerdi. Ne sorsak hiçbirine yanıt alamadık. Sırtlarında bebekleri, baÅŸlarında su testileriyle dünyanın arzına doÄŸru gidip gidip geliyorlardı sanki. Sorduklarımıza yanıt vermek kendilerini küçültecekmiÅŸçesine susuyorlardı. Çünkü burada bizlere onca yıldır öÄŸretilen, öÄŸrendiÄŸimiz, makul, dengeli, anlaşılır ve üzerinde uzlaşılacak hiçbir ÅŸey kalmamıştı…
Neredeyse her evin önünde, yerden bir metre yükseklikte ve taÅŸtan, adeta içi boÅŸ mezarı anımsatan siperler vardı. Ne olduÄŸunu anlamadık önce. Sorduk, yanıt alamadık. Sırtında tahtadan bir merdiven taşıyan bir delikanlı anlattı bize en sonunda: Anneler çatışma çıktığında bebeklerini, küçük çocuklarını bu taÅŸtan mezara fırlatıyorlarmış. KurÅŸunlar isabet etmesin, diye. Yani anneler evlerinin önündeki mezarda koruyorlarmış çocuklarını. Sonra, çatışma dinince ve eÄŸer saÄŸ kalmışlarsa o mezardan çocuklarını geri alıyorlarmış!
Sözcükler ne kadar sığ kalıyor deÄŸil mi? Ve hep kalacak bundan böyle. Çünkü hayat alıp başını gitti.Vicdanlarımızın yarısı orada, yarısı burada. Bizimse buradan baÅŸka gidecek yerimiz pek yok. Oysa kendini bilenler için burası çoktan yalan oldu. Korkularımız ve yalanlarımızdan baÅŸka bizi koruyan kimse kalmadı burada. Sahi, burası neresi?
Burasının neresi olduÄŸunu bilmiyorsak, ben ve Bayan S’yle burada birlikte olmamızın manası neydi? Tamamen tesadüf müydü? Ve onun suskunluÄŸu yollarda gördüÄŸümüz Kürt kadınlarının suskunluÄŸuna benzer bir haykırış mıydı? Dünyanın hiç gidilmedik yerlerinden toplanan sessizlikler miydi?
Aynı anda gerçeÄŸi anlatan ve aynı anda o gerçeÄŸi yok eden cümlelerin çatışması geçiyor içimden. Hiçbir ÅŸey eksilmiyor bu çatışmanın ardından. Siyah beyaz bir rüyanın ortasında annemin dudakları kıpkırmızı kanıyor ve bana ellerini uzatıp: Koru beni, seni niye doÄŸurduÄŸumu bilmiyorum, elimden tut, yeter ki tut, bildiÄŸim ne varsa anlatacağım, diyor.
Bütün rüyalar bir gün bir yerde birleÅŸir mi ya bütün acılar?
Bu sorulara yanıt veremeyince durmadan sigaraya sarılıyorum. Benimkisi nikotin bağımlığıyla ilgili deÄŸil, boÅŸluklara tutunmak için. Bayan S beni uyarıyor: Çok içiyorsun, yazık sana. SaÄŸlığına zararlı.
Böyle bir yerde saÄŸlık üzerine düÅŸünmek bana hayli düÅŸündürücü geliyor.
O birkaç yıl önce bırakmış, ben de bırakabilirmiÅŸim. Asıl mesele kafada bitirmekmiÅŸ. KonuÅŸtuÄŸu ender anlarda böyle ÅŸeyler söylüyor iÅŸte. Sonra yine susuyor. Uzaklara bakıyor, gözlerini kısıyor. DiÅŸlerini ısırıyor. DeklanÅŸöre basıyor. Ve durmadan elindeki pet ÅŸiÅŸeden su içiyor.
O anda içimde bir ses, Bayan S’nin sığ bir kadın olduÄŸunu söylüyor, içimdeki bir baÅŸka ses hemen o anda atılıyor: O kadar peÅŸin hükümlü olma, nereden biliyorsun? Diyor.
Ama içimde bir baÅŸkası var ki, orada, çocuklar çatışmada ölmesinler diye içine atıldığı taÅŸ mezarların ortasında, içine girmek istiyor onun.
Aslında bir ben yok benim içimde, binlerce ben var. Ve ben hepsine tek tek yanıt vermeye çalışıyorum. Ve birine ne yanıt versem, bu içimdeki öbürlerine yabancı, uzak Birini sustursam hemen öbürü karşı çıkıyor. Onu sustursam bir diÄŸeri, bir diÄŸeri daha…
Sonra bir gün zayıf bir anımda hepsi bir araya geliyor ve aynı anda hesap soruyorlar bana. Birbirlerine ne kadar karşı olurlarsa olsunlar, bir anda benim binlerce ama tek bir kusurum oluyorlar o anda: Kim olduÄŸumu bilememek!
Hepsiyim elbette, ama bunların içinde asıl kimim? Son anda, son hesaplaÅŸmada her ÅŸey biterken ya da yeniden baÅŸlarken, hangisinin sözü öne çıkacak? Susun, yeter artık, onun gerçeÄŸi benim, diyecek.
Saklamaya gerek yok: Kimi kez içimdeki bir ses: Ölsen daha iyi olmaz mı? Diye sorar. Ya da tam böyle deÄŸil: Ölümü düÅŸünsene bir kez. Belki de böyle söyler.
Bir diÄŸeri: Korkma, sonunda öldürürsün kendini biter, uÄŸraÅŸmaya deÄŸer mi, diye akıl verir. O anda bir baÅŸkası çıkar: Saçmalama, sana onca haksızlık ettiler, hepsinden hesap sor, öyle son ver kendine, diye öne çıkar.
Oysa bir baÅŸkası incelerek ölmeyi düÅŸler. Bilir yaÅŸadıkça ne denli çok kirlendiÄŸini. Artık bu kirleniÅŸe ve düÅŸme haline son vermek ister. Herkese uyum saÄŸlamaya çabalarken ya da öyle görünürken ayağının birinin ya da ikisinin birden çukura battığını, ne ileri ne de geri gittiÄŸini fark ettiÄŸinde bile susup kimseye bir ÅŸey hissettirmezken ve sana nasıl olduÄŸunu soranlara: Her ÅŸeyin yolunda gittiÄŸini söylerken, gittikçe dibe battığını görür ve bir yanıyla yaÅŸamayı çok isterken ama içindeki o gerçeÄŸe en yakın ses: Ne gerek var, neden direniyorsun, bırak artık, diye usulca seslenir kulağına.
Ama bir baÅŸkası çıkar: Henüz erken, yetmedi yaÅŸadıkların, biraz anı, biraz hayat biriktir. Ve sonunda alkışlar içinde, yiÄŸitçe öl, der.
İncelikler içinde ve kendin olarak ölmek KulaÄŸa ne hoÅŸ geliyor, ne anlamlı. Ama hangimiz kendisi olarak o sonla gerçekten karşılaÅŸtı .Anlamak ve olgunlaÅŸmak ne kadar zor.Bu hayat en çok bunu öÄŸretti bana.
Bayan S’yle bizi Cizre’ye getiren otobüste, önümüzde oturan iki genç kız bizi ısrarla evlerine davet etmiÅŸlerdi. Birbirimizin telefon numaralarını almıştık. AkÅŸama doÄŸru bizi aradılar. Bizi evlerine bekliyorlardı. Hatırladığım ne o evden: Uzun bir salon. Sedirler,sandalyeler, ortada bir sehpa.Uzun boylu, zayıf, güler yüzlü bir adam.Belli ki çok susmuÅŸ.Sadece gözleriyle konuÅŸuyor.Bembeyaz gömleÄŸinin yaka düÄŸmelerini kapatmış.Bütün sözcüklerini, boÄŸazının sıkan gömlek düÄŸmesinin arkasında saklamış sanki.EÅŸi örtülü,aÄŸzını eliyle durmadan kapatıyor.O eÅŸinden bile suskun.Ama sustukça gözleri olaÄŸanüstü büyümüÅŸ.İki kızı, üç oÄŸlu, durmadan gülümsüyorlar.Sanki gülen ağızları, ipini koparan balonlar gibi birazdan gökyüzüne, yarım kalmış mutlulukları uçuracak gibi. Ellerini, ayaklarını nereye koyacaklarını bile bilmiyorlar. Bu yüzden bu ev hiç olmadığı kadar kalabalık geliyor onlara da bize de.
Evlerine kendilerini bilen, anlayan misafirler gelmiÅŸ. Hem de büyük ÅŸeherden! Hem de onca eziyetten sonra kendilerine yakın birileri gelmiÅŸ. Beklemedik bir mutluluÄŸun sır ortaklığı hepimizi sarıp sarmalıyordu. Kış ortasında aniden gelen yaz gibiydi. Hazırlıksız. Bu yüzden çok güzeldi. Bize ikram edilen limonata bardaklarının buÄŸusu gibi mahcuptuk sanki o an. Sevince bulanmış bir mahcubiyetti bu. Kimse ezik deÄŸildi. Sadece kimse kimseyi yanlış, yersiz bir ÅŸey söyleyerek kırmak istemiyordu. Hassasiyet kimi kez ezikliÄŸi benzer deÄŸildir aslında. İncelikle yaÅŸadık, incelikle ölelim, der gibi bir ÅŸeydir. GeçmiÅŸte yaÅŸanan bütün kabalıklara ve hoyratlıklara inattı bu. En azından burada, bu evde böyleydi. Güler yüzlü bir vicdanın resmini hep birlikte yapmak gibi bir ÅŸeydi bu.
Limonatalarımı, ardından ince belli bardaklarda gelen kaçak çaylarımı içerken ve çocuksu, kırık dökük konuÅŸmaya çabalarken, çünkü incelikler acemi kılar hisseden hemen herkesi. Usulca, incitmeden tanımak ister birbirini incelik sahipleri.
İşte bunlar yaÅŸanırken aramızda, yani yazın tam ortasında, evin kapısı ardına kadar açıkken, kapının hemen dibindeki caddeden aralıklarla geçip giden beyaz bir reno marka araba kapının ardında her göründüÄŸünde Bayan S ve ben hariç önce evin beyi ve hemen ardından eÅŸi aynı anda çocukları birden susuyorlar, araba geçer geçmez, kaldığımız yerden, yine mahcup, yine usulca konuÅŸmaya baÅŸlıyorduk. Bu böyle bir süre devam etti. Sonunda dayanamayıp araba yine kapımızın önünden geçerken sormak zorunda kaldım: Åžu araba kapının önünden geçerken neden susuyorsunuz? Bir sorun mu var?
Bu soru doÄŸrudan babayı ilgilendiriyordu. Ya da o öyle hissediyordum. Ya da yılların alışkanlığı, ben ona bakarak sormuÅŸtum. Soruyu duyar duymaz yüzünün inanılmaz derecede kızardığını hatırlıyorum. Utançtan deÄŸildi elbet. Yine inceliktendi. Sorumu duyar duymaz önce o iri ellerini birbirine sürttü. Kasıldı. Gerildi. Hüzünle gülümsedi ve: Polis onlar. Sizi takip etmiÅŸler, burayı tarayabilirler. Yanlış anlamayın, bize bir ÅŸey olmasından deÄŸil. Misafirimizsiniz. Size bir ÅŸey olursa diye çok korkuyoruz. Onlar geçerken susmamız bundan.
Orada bulunan herkesten gözlerimi kaçırdım. Sanıyorum o an herkes birbirinden gözlerini kaçırdı. Bakışlarımı kırmızılı, mavili, yeÅŸilli kilime diktim bir süre .Böylesi bir hayatın ortasında incelikler de insanı boÅŸluÄŸa düÅŸürürdü.Sonra el yordamıyla gömleÄŸimin cebinde sakladığım sigarama uzandı elim.O sırada Bayan S’nin çorapsız ayaklarını gördüm.Aceleci.Asi.Çevik.Kapıya doÄŸru yürüyordu:Beyaz reno’nun fotoÄŸrafını çekmeye…
(Devamı haftaya)
Cezmi Ersöz / Guardianturk.com