İKİNCİ BÖLÜM
HANİ AÅžK VARSA ÖLÜM KORKUSU YOKTU?
Gitme, gidersen geri dönemezsin. Öldürürler seni.
Çalıştığımın gazetenin yazı iÅŸleri müdürü yalvaran gözlerle bunları söylüyordu: İzin vermiyorum. Sana ihtiyacımız var. Hemen her gün bir muhabirimiz öldürülüyor oralarda...
Oralar: Diyarbakır, Batman, Kızıltepe, Lice, Cizre, Şırnak, Bingöl.
Gitmek istiyorum, diyorum. Buradan oraları anlamam çok zor. Görmek ve inanmak istiyorum. Kendi gözlerimle görmek ve vicdanıma borçlu olmadan oraları yazmak istiyorum.
Günler sürüyor yazı iÅŸleri müdürümle inatlaÅŸmamız. Sonunda pes ediyor. Peki, git diyor. Dilerim saÄŸ dönersin. Sonra ekliyor: Hiç korkmuyor musun? İşte o an aklıma yola birlikte çıkacağım Bayan S geliyor hemen. Aslında günlerdir hiç çıkmıyor ki. AÅŸkın ölümden daha güçlü olduÄŸunu hissediyorum. O benimle gelecek bu ölüm yolculuÄŸuna. Ben yazacağım, o fotoÄŸraflayacak. Gazetenin en iyi fotoÄŸraf muhabiri. Yıllarca savaÅŸ muhabirliÄŸi yapmış. Deli, gözü kara Onu aslında çok iyi tanımıyorum. Buna raÄŸmen ruhumu tamamen kaplamış durumda. Benimle böyle bir yola çıkıyorsa bana ölümüne güveniyordur, diye, düÅŸünüyorum. İçimi gurur kaplıyor.
Ve bir sabah yola çıkıyoruz. Tarih 90’lı yılların baÅŸları. Tansu Çiller ve Mehmet AÄŸar dönemi. Oralardan sadece ölüm ve yıkım haberleri geliyor. Toplu katliamlar, yargısız infazlar, kaçırılan ve bir daha ne olduÄŸu bilinemeyen insanlar. İlk durağımız Batman. Ölümün kaçınılmaz olduÄŸu ÅŸehir. Hizbullah dehÅŸet saçıyor. Günde ortalama üç cinayet iÅŸleniyor.İpragaz Mahallesi’ne yuvalanmış ve devlet tarafından korunan kiralık katiller çetesi.Cinayetler hep aynı ÅŸekilde iÅŸleniyor.Mekap ayakkabı giyen 15, 16 yaşındaki gençler, aniden ÅŸehrin ortasında bir adamı ensesinden tek kurÅŸunla vuruyor ve hemen gözden kayboluyorlar.Kurtulan olmuyor.
Batman’ı dolaşıyoruz. İnsanların gözlerinde sadece korku ve dehÅŸet var. Bize ÅŸaÅŸkınlıkla bakıyorlar: Neden geldiniz? Kanınıza mı susadınız?Der gibi bakıyorlar sanki. Zaman zaman yüreÄŸimin tam ortasından geçen bir damar aniden kasılıyor. Ensemde sıcak, kavurucu bir sertlik hissediyorum.
Ölüm acaba kaç saniye sürer? YaÅŸam neden bu kadar kolay ve çabucak bitiyor?
Kimi insanlar Tanrılığa soyunmuÅŸlar burada. Kim benim Azrail’im diye bakıyorum insanların gözlerine? Hava korkunç sıcak. Sırtımdan aÅŸağıya zehirli bir ter damlası akıyor. Böyle anlarda Bayan S’nin elini sımsıkı tutuyorum. İçimi o an derin bir huzur kaplıyor. O var, ve benim yanımda.
Bölgede hemen her gün bir muhabiri öldürülen gazetenin bürosuna geliyoruz. Sanki terk edilmiÅŸ bir apartman burası. Merdiven basamaklarına çöpler atılmış. Apartmanın kapısını kapatmayı unutmuyoruz. Takip edildiÄŸimiz kesin. Büronun zilini çalmadan önce Bayan S’yle göz göze geliyoruz. Birden dudaklarımız birleÅŸiyor. Soluk almadan öpüÅŸüyoruz. Ölüm gibi. Sonsuzluk ve tek bir an gibi. Ölümden bir baÅŸka yaÅŸama geçmek gibi öpüÅŸüyoruz. YemyeÅŸil bir vadide hiç durmadan yuvarlanmak gibi. Yeniden çocukluÄŸumuza dönmek gibi. Kimsenin kimseyi öldürmeyi düÅŸünmediÄŸi bir dünyada çırılçıplak kalmak gibi öpüÅŸüyoruz.Gözlerimiz doluyor.O yeniden öpüÅŸmek istiyor.Bu sırada dışarıdan baÄŸrışmalar, koÅŸuÅŸturma sesleri geliyor.Hemen toparlanıyoruz.Zile basıyorum.Uzun bir süre geçiyor.Kapının tam ortasındaki küçük bir pencere açılıyor.Esmer, genç bir çocuk bize kaygıyla bakıyor:Kimsiniz? İsimlerimizi veriyoruz. Kapının açılması yine uzuyor. Sonunda açılıyor. Bürodaki muhabirlerle tanışıyoruz. Hemen hepsi tuhaf gözlerle bakıyor bize. Hep aynı soru: Ölmeye mi geldiniz?
Çaylarımızı içiyoruz. Åžehirdeki son durumları anlatıyorlar bize. Çok yakında, ÅŸehirde oldukça tanınan ve sevilen birinin öldürüleceÄŸini ve ortalığın kan gölüne döneceÄŸini ve bir an önce burayı terk etmememiz gerektiÄŸini söylüyorlar. Birkaç saat sonra bölgedeki muhalif bir partinin üst düzey yöneticileri geliyor büroya. Bizi evlerine davet etmek istediklerini söylüyor. Otelde kalmamızın mümkün olmadığını, geceleri otellerin basıldığını, can güvenliÄŸimizin olmadığını belirtiyorlar. Geceyi ÅŸehrin dışında silahlı nöbetçilerin koruduÄŸu, çatısında sayısız çanak antenin olduÄŸu bir konakta geçiriyoruz. Evin sahibi, bizi oraya getiren parti yöneticilerin babası.Batman’ın en güçlü aÅŸiret reislerinden biri.Adamın birden fazla eÅŸi var.Hizmetçiler bir dediÄŸimizi iki etmiyorlar.Güzel ağırlanıyoruz.Evde haremlik selamlık var.Kadınlar ayrı yerde yemek yiyorlar.Bayan S’yle hemen hiç konuÅŸamıyoruz.Oysa ona sarılıp uyumayı o kadar çok istiyorum ki.Biz erkekler balkonlarda ve teraslarda yatıyoruz.
Sabah uyandığımda aÅŸiret reisi sabah namazını kılıyordu. Sabahın çok erken bir saati olmasına raÄŸmen güneÅŸ yakıcılığını çoktan göstermeye baÅŸlamıştı. AÅŸiret reisi namazını bitirdikten sonra bana kaçak tütün sarıp ikram ediyor. Sigaralarınızı içerken konağın önünde ve alabildiÄŸine uzanan pamuk tarlalarını seyrediyorduk. Hepsi bu yaÅŸlı adamındı. Yüzlerce ırgat birkaç saat sonra yakıcılığı dayanılmaz hale gelecek olan güneÅŸin altında çoktan pamuk toplamaya baÅŸlamışlardı. AÅŸiret reisi de, pamuk toplayan ırgatlar da aynı partiye oy veriyorlardı!
YaÅŸlı adama: Bu savaÅŸ daha ne kadar sürecek? Diye soruyorum.
Uzaklara, çok uzaklara bakıyor: Sonuna kadar savaÅŸacağız, diyor. Sonuna kadar. Ben ömrümü buna adamışım.
Ama, gençler diyorum. Yazık deÄŸil mi?
Yazık elbet, ama ölmek var, dönmek yok, diyor.
İçim titriyor. Susuyorum. Ve anlıyorum: Tarih kötüdür.
Ev halkı uyanıyor. Kadınlar ve hizmetçiler kahvaltıyı birlikte hazırlıyorlar. Yine ayrı yerlerdeyiz onlarla. Bayan S, uzaktan gülümsüyor bana. Uyku daha da güzelleÅŸtirmiÅŸ onu. Hiçbir ölüm, hiçbir acı, aÅŸkı ve seviÅŸme isteÄŸini öldüremiyor, bunu hissediyorum.
ÖÄŸleden sonra bize Hasankeyf’i gezdiriyorlar. Büyüleniyoruz. Binlerce yıllık tarihi kalıntılar, ömürlerimizin aslında ne kadar kısa ve kadar anlamsız olduÄŸunu söylemeye çalışıyor bize. Ama bunu kaç kiÅŸi anlıyor, bilinmez.
AkÅŸam oluyor. Geri, yine konaÄŸa dönüyoruz. Geceyi orada geçiriyoruz. Bayan S arka odaların arasında bir görünüp bir kayboluyor. Arada kaçamak bakışlar atıyor bana.Biraz ÅŸirin, biraz alaycı, ama en çok da gizemli. Sırrını çözemediÄŸim bir ÅŸeyler var bu gözlerde.
Ben aÅŸiret reisiyle balkonda sohbet ediyorum. Sonra o derin bir uykuya dalıyor o. Ben bazen olaÄŸanüstü parlaklıktaki gökyüzüne, gökyüzünde sanki uzansam avuçlarımla tutabileceÄŸim kadar yakınlıkta ki yıldızlara göz kırpıyorum. Sonra ne zaman uykuya daldığımı hatırlamıyorum.
Sabah oluyor. Kahvaltı faslında sonra aÅŸiret reisinin oÄŸulları bizi otobüs terminaline götürüyorlar. Hepsi silahlı. Terminale geldiÄŸimizde sinirlerinin gerildiÄŸini hissediyorum. GüneÅŸ gözlerinin arkasından çevredeki insanları ve arabaları büyük dikkatle inceliyorlar. Birçok faili meçhul cinayet burada iÅŸlenmiÅŸ.
Bundan sonraki durağımız Mardin’in Midyat ilçesi. O tarihlerdeki Batman’dan sonra can güvenliÄŸinin hemen hiç olmadığı ikinci yer. Minibüsler gidiyor Midyat’a. Sarılıp vedalaşıyoruz aÅŸiret reisinin oÄŸullarıyla. Bize sanki acıyarak bakıyorlar. Son kere bakar gibi. Ve bir daha sarılıyoruz birbirimize. Bu defa helalleÅŸiyoruz.
Arabadakilerin çoÄŸu pazarcı. Midyat pazarı varmış o gün. Minibüsün üstüne satacakları meyve ve sebzeleri yükledikten sonra yola çıkıyoruz. Yarım saat gittik, gitmedik, askeri bir konvoy arabamızı durdurdu.BaÅŸlarında bir astsubay. Çevresinde 7,8 asker. Bir geçit yeri burası. Tepelerde makineli tüfekli askerler bize bakıyor. Önlerinde kum torbaları.
Astsubay: Herkes aÅŸağıya insin, yüzlerinizi arabaya dayayıp, ellerinizi enselerinizin üzerine koyup, bacaklarınızı açın. Ama önce kimlikleriniz, diye emir veriyor. DediÄŸini yapıyoruz astsubayın, hem de hiç itiraz etmeden. İki metre arkamızdaki G3’lerin soÄŸuk parıltısını gövdemin içinde hissediyordum.
Kimlikleri inceledikten sonra astsubay, Bayan S’yle benim yanımıza yaklaşıyor: Siz onlardan ayrılın ve buraya gelin, diyor. Yanına gidiyoruz. Elinde kimliklerimiz. Gazetenin kimliÄŸi yani ölüm fermanım çorabımın içinde. Bayan S’nin ki daha derinlerde bir yerde olmalı. Yanına gidiyoruz. Bana: DoÄŸum yeriniz İstanbul yazıyor. Bayan M’ye dönüyor sonra: Sizin EskiÅŸehir. Hayrola, bu savaÅŸ ortamında ne arıyorsunuz buralarda?
Gözlerim hemen ona takılıyor: Bayan S’nin yüzü ölü gibi bembeyaz. Benden medet umuyor. İçim ürperiyor o an. Hani aÅŸk vardı? Hani aÅŸk varsa ölüm korkusu yoktu? Oysa ben hiç korkmuyorum. Hemen toparlıyorum kendimi ve: Biz tarihçiyiz. Midyat’taki Süryani kiliseleriyle ilgili bir araÅŸtırma yapmak istiyoruz. Onun için buradayız, diyorum gözlerimi astsubayın gözlerinden hiç kaçırmadan. Kısa, ama yüzlerimizi kesecek kadar derin bir ÅŸüpheyle bakıyor astsubay yüzümüze. Sonra da kimliklerimizi verip: Peki o zaman size kolay gelsin, ama çok dikkatli olun. Her zaman benim gibi birine rastlayamazsanız. Çok soru sormayın ve buralarda gördüklerinizi ebediyen unutun. Başınız çok derde girer yoksa. Åžimdi geçin arabaya oturun.
Ve biz arabaya binerken yüzlerini arabaya dayamış, elleri enselerinde kenetli pazarcılara saÄŸlı sollu giriÅŸiyor astsubay. Ne olduÄŸunu anlayamıyoruz. Oysa hiçbir tartışma ya da gerilim olmamıştı. Ne bir itiraz, ne bir küfür. Hiçbir ÅŸey, SessizliÄŸin ortasında patlayan tokatlar tekmeler sadece. Bu sırada erler arabanın üstüne yerleÅŸtiren domatesleri, salatalıkları, limonları, marulları yaÄŸmalıyordu. Görüyorduk ve hiç bir ÅŸey yapamıyorduk. Gözlerimiz utançtan kirleniyordu.
(Devamı Gelecek haftaya)
Cezmi Ersöz / Guardianturk.com