ANNELİK OYUNU BİTTİ!..
Ne zaman duygularımı dışavurmaya niyetlensem hep geç kalıyordum. Hep bir baÅŸkası, benden önce davranıp bastırılmış duygularını bana taşıyor; kendi rahatlıyor, benimse önüme yeni engeller çıkarıp kaybolup gidiyordu.
Ne kadar zamanım vardı, bilmiyorum; ne olduÄŸunu da bilmiyordum. Ama nereye gitsem, aradığım kiÅŸi için, hep, “Demin buradaydı, biraz önce gitti!” diyorlardı.
Ama bu kırgınlık, bu arama hali, bu geç kalmışlık, sanki benim yazdığım bir senaryoydu da ben bu senaryoya kendimden daha çok inanmıştım. Peki, içimde saplı duran bu acı, neyin nesiydi, o zaman?..
İşte kendimle böylesine dopdolu olduÄŸum ve ruhumu dış dünyaya kapattığım bir gece BeyoÄŸlu’nun arka sokaklarında yürürken, kaldırımın üzerinde, bir merdiven aralığından çocukluÄŸumun bakır mangalını gördüm birden. İçinde yanan kömürlerden keskin bir karanfil kokusu geliyordu. YaklaÅŸtım, kaldırıma serilmiÅŸ bir battaniyenin üzerine oturmuÅŸ yaÅŸlı bir kadının elindeki küçük dal parçasıyla mangaldaki ateÅŸi karıştırdığını fark ettim. Kadının kirden kaskatı kesilmiÅŸ saçlarında, insana yitirdiklerini hatırlatan hüzünlü yıldızlar parlıyordu. Sokağın o karanlık, o kuytu köÅŸesinde, kendi dünyasını kurmuÅŸ gibiydi. Biraz daha yaklaÅŸtım. ÇocukluÄŸumun bakır mangalından, mangalın ateÅŸini karıştıran onca zahmetli yılların ve uzun soÄŸuk gecelerin kurutup buruÅŸturduÄŸu kirli parmaklardan yükseldim. İçimdeki o bencil, o beni uyuÅŸturan acının silindiÄŸini yeni bir boyuta geçtiÄŸimi hissettim: Sokağın birinde yüz yüze geldiÄŸim yaÅŸlı kadın, benim annemdi!
“Anne, ne arıyorsun burada?” dediÄŸimi duydum. Ama bu sesin bana ait olduÄŸundan emin deÄŸildim. BoÄŸazım kurumuÅŸtu, öylesine ÅŸaÅŸkındım ki kendime acımaya baÅŸlamıştım. Annemse bu karşılaÅŸmaya çok önceden hazırmış gibiydi. O, evdeki telaÅŸlı, sorunların üstesinden bir türlü gelemeyen gergin halinden kurtulmuÅŸ; sakin, hatta biraz alaycı gözüküyordu. “Sen dün de buradan geçtin,” dedi bana “ama kendinle o kadar meÅŸguldün ki beni fark etmedin bile.” Yanına ürkerek iliÅŸtim. O hep özlediÄŸim ÅŸey olmuÅŸtu iÅŸte, hafızam silinmiÅŸti. Ama ÅŸu an hafızamın silinmesinden sadece derin bir ürküntü duyuyordum. “Anne, burada böyle yaÅŸayamazsın; hadi, lütfen, seni eve götüreyim!” dedim. Bu defa acı bir tebessümle baktı bana: “Ev yaÅŸantım, evinin kadını rolü, en önemlisi annelik oyunu bitti” dedi. “ÇocuÄŸumun nasıl yaÅŸadığını, başına neler gelebileceÄŸini merak edip üzülmekten bıkıp tükenmiÅŸtim. Åžimdi tam hayatın ortasındayım. Hem senin nasıl yaÅŸadığını görüyorum burada. Artık korkup meraklanmıyorum. Biliyor musun, meÄŸer, çok kötü, çok kısır yaşıyormuÅŸsun?”
Yıllarca ona anlatmaya tenezzül etmediÄŸim ne varsa, onun hep gözü önündeydi ÅŸimdi. Derin ve gerçek bir yenilgi yaşıyordum onun gözü önünde.
Bu sırada annemin önünde duran ve mutfağında görmeye alıştığım çorba tabaklarından birine, genç bir adam eÄŸilip yirmi bin lira bıraktı. Ben adeta rüyada konuÅŸur gibi: “Anne, yoksa sen dileniyor musun burada?” dememe zaman kalmadan nereden geldiÄŸini anlayamadığım bir tinerci çocuk, bu yirmi bin lirayı çorba tabağından alıp kaçmıştı bile... Bunun hep böyle olduÄŸunu, yüzündeki ifadeye baktığımda anlamıştım. Bu sırada sokaktan geçenlerle selamlaşıyordu annem. Bu sokaklarda yaÅŸayan birçok kiÅŸiyi tanıdığı, benim her gün geçsem de bir türlü öÄŸrenemediÄŸim bu sokakların o gizli dilini, o saklı yanlarını keÅŸfettiÄŸi belliydi.
Ansızın bir er belirdi yanıbaşımızda ve elindeki bavulu anneme emanet edip gitti. Annem soran bakışlarımı görünce açıklamak zorunda hissetti kendini: “Bana güvenip eÅŸyalarını, bavullarını bırakan çok olur. Geri aldıklarında ben istemesem de ısrarla para verirler, almasam gücenirler, bu yüzden artık karşı çıkmıyorum.”
Giderek sokaktaki haline yakınlaşıyordum. Ona dokunmak geçti içimden. Bir ara hafifçe kollarını, dizlerini elimle okÅŸamaya baÅŸladım. İşte o an kayalara çarptığımı hissetmiÅŸtim. Bu bedenini okÅŸadığım insan, korunaklı evlerde bana annelik yapan insan deÄŸildi artık. Bütün o ezberlenmiÅŸ duygularım karşılıksız kalıyordu ÅŸimdi onda.
Ben henüz bu darbenin sarsıntısıyla hesaplaÅŸmaya baÅŸlamıştım ki arsız bir ışık dalgasıyla yeni bir ÅŸaÅŸkınlığa yuvarlandım. Sırtında kamerasıyla genç bir çocuk yaklaşıyordu yanımıza: “Hayrola, ne yapıyorsun burada, kim bu kadın?” İçlerinde tanıdıklarım da olan bir TV ekibi, BeyoÄŸlu’nun arka sokaklarını naklen gösteriyordu. Hemen anneme dönüp baktım. Onu bu sokakta gördüÄŸüm andan beri ilk kez telaÅŸlandığını fark ettim. Hemen bacaklarını topladı. Elleriyle bacaklarını sımsıkı kavradı. Yüzünü dizlerine gömdü. Tortop olmuÅŸtu. Yüzünü
gömdüÄŸü yerden: “Sakın annen olduÄŸumu söyleme onlara!” diye fısıldadı. Belli ki böylesi durumlarla çok sık karşılaşıyordu. Hemen annemin yanından kalkıp bizi çeken kameramanın koluna girerek, onu oradan uzaklaÅŸtırmaya baÅŸladım. Bir taraftan da kameraman çocuÄŸun kulağına: “BoÅŸver sen bu kadını, ÅŸu sokakta çok daha ilginç tipler var,” diyor, böylece annemi çekmeye çalışan ekipteki diÄŸer elemanları da peÅŸimizden sürüklemeye çalışıyordum.
TV ekibini baÅŸka sokaklarda bir süre oyaladıktan sonra tekrar annemin yanına döndüm. Biraz önceki telaşından eser kalmamıştı. Yüzünde yine, her ÅŸeyin farkında olan bilge tebessümü vardı. “Hadi, artık git sen! GideceÄŸin yere geç kalmıyor musun?” dedi. Evine gittiÄŸim günlerde, sıkıldığımı anladığında hep böyle derdi. Ama burası o bildiÄŸim evi gibi deÄŸildi, onu bu karanlık sokağın köÅŸesinde nasıl bırakır ve giderayak hep söylediÄŸim gibi: “Hadi, anne, bana müsaade, yine gelirim, kendine iyi bak!” nasıl derdim...
Ona henüz: “Anne, seni burada bırakamam, ne olursun eve gidelim, beni üzme!” demiÅŸtim ki ayakta durabilmek için birbirlerine sarılmış iki sarhoÅŸ adam, anneme yaklaşıp sulanmaya baÅŸladı. Annem bu kez arkasında duran kocaman bir sopayı tutup kendisinden hiç beklenmedik bir çeviklikle onlara savurmaya baÅŸladı. “Defolun buradan, aÅŸağılık herifler, kafanızı patlatırım sizin!”
Adamlar düÅŸe kalka uzaklaşırken o da sopasını sakladığı yere koydu ve bana: “Sen bana bir iyilik yapmak istiyor musun?” diye sordu. Biliyordu, o an ne isterse yapabileceÄŸimi. Sustum, öylece baktım ona.
“Tüm vücudumu saracak büyüklükte bir Türk bayrağı getir bana” dedi. “Ne yapacaksın?” diye soramadan o yanıtladı. “Maçtan çıkan gençler çok saldırgan oluyor, onlar buradan geçerken Türk bayrağını vücuduma sararsam, ya da sallarsam belki beni kendilerine yakın görür, bir ÅŸey yapmazlar!..”
BoÄŸazımda düÄŸümlenen hıçkırığımı güçlükle bastırıp: “Peki, anne!” dedim, “olur, getiririm!” Onu BeyoÄŸlu’nun arka sokaklarından birinde ürkütücü ve tuzaklarla dolu bir İstanbul gecesine teslim edip yürürken, tıpkı evinde yapayalnız bırakıp giderken yaÅŸadığım duyguları yaşıyordum yine.
Duygularımı dışavurmak, içimdeki bencillik ve hınçtan kurtulmak istediÄŸim bu gece, yine biri benden önce davranmış, bastırılmış duygularını bana taşımıştı. Ne acı tesadüf ki bu defa bu insan annem olmuÅŸtu!..
Bir an önce, ona istediÄŸi büyüklükteki Türk bayrağını götürmeliydim. Yoksa, “Anneniz demin buradaydı, biraz önce gitti,” demelerine katlanamazdım...
Cezmi Ersöz / Guardianturk.com